Mustafa's profileİnsanların en hayırlısı ...BlogGuestbook Tools Help

İnsanların en hayırlısı diyer insanlara en faydalı olandır...

Aşk korkuya peçedir, korkuda aşka perde, Allah'tan nasıl korkmaz, insan O'nu severde..(N.F.K)
April 14

....

Esma-ul Husna
    

March 26

Türkiyenin acı gerçekleri...

 

                                              Image and video hosting by TinyPic

 

 

                                               Image and video hosting by TinyPic

 

                                             

                                               Image and video hosting by TinyPic

 

                                           

                                                Image and video hosting by TinyPic

       

              

                                                 Image and video hosting by TinyPic

                             

                                            

                                                Image and video hosting by TinyPic      

                                                     Image and video hosting by TinyPic

                                                     Image and video hosting by TinyPic

 

      

                                                           Image and video hosting by TinyPic

 

          

                                                           Image and video hosting by TinyPic

 

                                   

                                                             Image and video hosting by TinyPic

 

  

                                                               Image and video hosting by TinyPic

 

 

                                                               Image and video hosting by TinyPic

 

         

                                                               Image and video hosting by TinyPic

 

       

                                                             Image and video hosting by TinyPic

 

 

                                                             Image and video hosting by TinyPic

 

                        

                                                             Image and video hosting by TinyPic

 

     

                                                              Image and video hosting by TinyPic

 

                                                                     Image and video hosting by TinyPic


                                                                                                               Oyun indir
                                                                                                               Oyun indir
                                                                                                               Oyun indir
March 18

..................

 

 

                                 Image and video hosting by TinyPic

 

            Image and video hosting by TinyPic      

 

       Image and video hosting by TinyPic   Image and video hosting by TinyPic

 

         MEVLANA   CELALEDDİN (K.S.)'in   DİLİNDEN   BİR   DUA :

"Yâ Rabbî! Bizim hâlimize bakarak muâmele etme. Kendi ikrâm ve

ihsânına göre

 bize muâmele eyle.

Yâ Rabbî! Kerem ve lütfunla hidâyet ettiğin kalbi tekrar dalâlete,

sapıklığa

meylettirme. Belâları

bizden

 sarf eyle, çevir ve değiştir.

Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim! O günahlar dolayısı ile bizden

intikam alma. Bize azâb

etme.

Yâ Rabbî! Biz nefis ile şeytana köpek gibi tâbi olduksa da sen, azab

arslanını

bize saldırtma.

Ey Hayy, ebedî diri olan Rabbim! Taleb ve duâ üzerine nasıl olur da kerem etmezsin.

Sen kerem

sâhibisin.

Ey mahlûkâtın, yaratıkların canlıların ihtiyâcını gideren Rabbim! Sen varken hiç

bir kimseyi

hatırlamak ve

ondan bir şey ummak lâyık değildir.

Yâ Rabbî! Rûhumda bir ilim katresi var. İlâhî onu hevâ rüzgarıyla ten

toprağından

muhâfaza eyle.

Ey ihsânı çok olan Rabbim! Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et.

Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle. İsyân derdimize çâre eyle.

Ey yardım isteyenlerin yardımcısı! Bizi hidâyete çıkar.

Yâ Rabbî! Duâ ve yakarışlarımızda sana lâyık olmayan sözleri bilmeyerek

söyleyip

 hatâlarda

bulunmuş

isek, o kelimeleri sen ıslâh et ve duâmızı kabul buyur. Çünkü sözlerin hâkimi ve

sultanı ancak

sensin.

Ey âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış âdetâ taş gibi olmuş olan kalbimizi

 mum gibi

yumuşat, feryâdımızı, âh u vâhımızı, hoş eyle ki rahmetini celbetsin, çeksin.

Bizi köle gibi kullanan bu serkeş nefisten bizi satın al. O nefis bıçağı kemiğe dayandı

(zulmü

canımıza yetti).

Yâ Rabbî! Sana ne arz edeyim. Çünkü sen gizli ve açık her şeyi bilirsin."

 

 

 

              Image and video hosting by TinyPic

                  Kıyametten mektup(Namazlarım)

            Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum namaz

 hiç bu vakte

 bırakılırmı?'' Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan
okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla

abdestini

 alır ve

namazını kılardı.

            Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep...

namaz son

dakikalara

kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek

 kalktı

yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika

kalmıştı.

Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı."

dedi kendi

kendine.

           Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam

kurulamadan

 kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda
etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi. "Bu

halimi

görse,

 tatlı-sert

kızardı yine bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz

kılışı

vardı ki,

onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir

mahviyeti

vardı ki...

hicabından renkten renge girerdi.

            O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı

üzerinde.

Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan

sonra

bir

 süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu.

"Ne kadar da

yorulmuşum."

 dedi. Daldı gitti öylece....

            Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön

insanlarla doluydu.

Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa

sola koşturuyor,

kimisi

de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden

fırlayacak

gibi atıyor,

 adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu.

Hayattayken

kıyamet,

sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı

adına

bu kavramlar

kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki

ürperti,

 korku ve

bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.

            Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de

 okudular.

 Hayretle bir

sağa,

bir sola baktı. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları

titreyerek.....

            Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi

kollarına girdi.

 Mahşer

meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından

şaşkın bakışlarla yürüdü.

Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar.

Başı önündeydi.

Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden...."

Şükürler olsun "

dedi,

 kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya açtım,Hep hizmet

eden insanları

gördüm.

Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda

harcıyordu.

Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp,

bir yenisi

kuruluyordu.

Ben ise, hep bu

yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım.

Namazımı kıldım.

Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan

kaçındım.

"Kirpiklerinden aşağı gözyaşları
dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum."

 Diyordu.

Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez.

" Diye düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.

            Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır

zangır

titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi
bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt,

mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları

tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış,

okunacak hükme kulak kesilmişti.

            Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi

 cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı.

" Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum?

Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum.

Hep rabbimi anlattım." Diyordu.

            Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek

kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak 
alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu.

Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı?

        Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü..

"Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'anlar......Namazım....Hiçbiri beni

kurtarmayacakmı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri

onu hiç sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi.

Son çırpınışlarıydı.

            Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan

bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan

öyle temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?"

 diye düşünüyordu.

    " Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler

 hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler.

 Alevlerin

 harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri

de kurumuştu.

Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.

            Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi

 onu itiverdi.

Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre

düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.

            Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten

 kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın

yüzüne baktı.

    "Siz de kimsiniz ?" dedi. 
İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım." 

    "Neden bu kadar geç kaldınız ?Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum."

dedi.... 

İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı; 

    " Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın mı?


            Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı.

Dışarıdan

gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu.Bik ok gibi yerinden fırladı.

Abdest almaya gidiyordu.

 

 

 

                                                      Image and video hosting by TinyPic

 

Zor Zamanda Müslüman Olmak
 
            Zor Zamanda Müslüman Olmak, Zor zamanları vardır Müslüman olmanın. İnsanın Müslümanlığı ü
sınanır. 
O eşiği atlayabilenlerdir İslâm kıvamını 
Gerçekten kuşananlar... Onlardır, inançları çağlara taşıyanlar, çağları asanlar... Karşıda karanlık 
bir kütle varken, 
oradan tas sökme iradesi 
Taşımaktır zor zamanda Müslüman olmak... “Allah yolunda bana kim yardımcı olur?” diye sorabilmek,
 “Simdi bana 
kim inanır?” 
Diye gönüllerin kapısını çalabilmektir. “Kalk ve inzar et” çağrısına uyabilmedir. Sağır duvarlardan 
yankı beklemek, 
karanlığın 
İçinde göz aramak, diri bir gönle ulaşabilmek için pörsümüş toplumların içinde kulaç atmaktır. 
Alâkasızlığı, 
dışlanmayı göze almaktır. Kınanmayı, 
Meczup, deli, sair, sihirbaz diye hakaret edilmeyi sineye çekebilmektir. Yollara diken döşenmesini, 
üzerine deve işkembesi atılmasını, 
Yol kesici olarak görmemektir. Her türlü itibar kaybına hazır olmaktır. 
 
            Tüm bir inananlar topluluğu olarak siyasî, iktisadî ve sosyal bir abluka altına alınmayı, açlıktan 
ağaç kabuklarını kemirmeyi, çocuk ağıtlarının Arsa 
Yükselmesini, ateşe atılmayı, yurdundan çıkarılmayı, ölüm tuzaklarına maruz kalmayı, taşlanmayı, 
cana minnet bilmek,
 Bütün bu durumlarda sadece Allah’a sığınabilmek, “Allah bana yeter” diyebilmektir. “Rabbim 
Onlar bilmiyorlar” diyerek, engin bir bağışlar dünyası açabilmektir. Hatta daha ötede, tüm bu durumlarda
 kendisine
 zulmedenlerin neslinden 
Muvahhitler gelmesi için dua edebilmektir. Kızgın kumlara yatırılmış bedeni üzerinde kırbaç saklarken kutlu 
önderinin ayağına diken batmasına razı olmamaktır. 
Ya da yerlerde sürüklenirken “Allah bir” den başka tepki vermemektir. Küçücük gönlünde İslâm ışığı
 yandığında, 
Peygamber’e imanını açıklamak için babasından izin alma gereği 
Hissetmemek, “Beni yaratırken Rabbim babama mı sordu ki?” diye düşünebilmektir. Kutlu önderin, suikast 
düzenleneceği kesin olan 
Yatağına fütursuz uzanmaktır. Kutlu önderin Peygamberlik görevi ile ilgili olarak herkesi şüphe ateşi 
kavurduğunda “O ne söylerse doğrudur” 
Diyebilmektir. Kurulu düzenin hâkim odakları, İslâm’ın büyüme seyrini durdurabilmek için mevki, makam, 
ekonomik çıkar vaat ettiğinde, “Sağ 
Elime güneşi, sol elime ayı verseniz beni davamdan döndüremezsiniz”diyerek, insani, tereddüde düşürecek, 
yolundan döndürecek bütün ara 
Durakları kaldırmaktır. Korkuları yenmektir.
 
             Korkuların bir tuzak olduğunu, imtihanın korkularda, açlıkta, mal ve cana gelecek musibetlerde 
Olduğunu bilmek, her şeye rağmen Sabri kuşanmaktır. “Biz Allah’a ait’iz ve Allah’a döneceğiz” 
diyebilmektir. 
“İslâm muarızları toplanıp geliyorlar, 
Korkun onlardan” dendiğinde, inançlarında coşku 
Hissetmektir. Dizleri titrememek, dili dolaşmamak, zihni ve kalbi bulanmamaktır. Kendini kurtarmak 
için kutlu önderi 
ve yol arkadaşlarını 
Kurban vermemektir. İşkenceler karsısında bunalıp da, dudaklarımız “Allah’ın yardımı ne zaman?” 
sualiyle yanıp
 kavrulduğunda, 
“Allah’ın yardımı yakindir” muştusunu içimizde duyabilmektir. “Allah’ın yoluna yârdim ederseniz, 
Allah da size yârdim eder” 
Düsturunu bir gönül kıvamı haline getirebilmektir. 
            
            Önce geçen “Allah’a adanmış insanlar'ın, O’nun yolunda can bedeli ödemeyi gerektirecek bir
 vasat oluştuğunda, 
Vücutları demir taraklarla taransa bile, çukura gömülüp baslarından aşağı ikiye biçilseler de,
 Çektikleri sıkıntılardan dolayı korkuya kapılmadıklarını, zaafa düşmediklerini, boyun eğmediklerini, 
Sadece sabra ve duaya sarıldıklarını ve Allah Teali’nin dinini mutlaka hâkim kılacağına inandıklarını 
unutmamaktır.
Duaya sarılmaktır, söylesine: “Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak 
Sana arz ve şikâyet 
Ederim.“Ya Erhamerrahimîn... 
 
            Hor görülenlerin Rabbi Sensin. Sensin Rabbim benim. Beni kime bıraktın? Huysuz ve yüzsüz 
yabancıya mı? 
Bana hakim 
Olacak bir düşmana mı? “Allah’ım.“Aldırmam çektiklerime; yeter ki uğradığım gazabın olmasın Senin...
Fakat, bana 
bunları göstermeyecek 
Kadar engindir affın, merhametin Senin...“Allah'ım gazabına uğramaktan, rahmetinden uzak kalmaktan, 
karanlıkları 
aydınlatan, dünya ve ahireti, 
Salâha kavuşturan ilâhî nuruna sığınırım. Rızanı dilerim. Sana iltica ederim.“Güç de kuvvet de Senindir, 
Senin elindedir.
 

                                                    Image and video hosting by TinyPic

 

 

 

                                    Image and video hosting by TinyPic

 

                                

                               flower                 Image and video hosting by TinyPic           flower

 

Bir yerde olan her yerdedir, her yerde olan ise; hiç bir yerde değildir.

Allah ile olan bilfiil cennettedir;
O’ndan gafil olan ise; o anda bile cehennemde..

Gençliğinde Allah’ı terkedeni, Allah da ihtiyarlığında terkeder.

Ey her şeyi hiçe satmış;
Ve hiçi, her şeyin karşılığı diye
Satın almış adam!.. (Aşk hakkında)

Çoluk çocuğu, insana, şehvetini helal yoldan gidermiş olmanın cezasıdır. Hele yol haram olursa düşünün artık!

Kendine bir iş bul da nefsini onunla bağla!
Nefsin seni bağlamadan sen onu bir işle bağla!

Kendi iyiliklerini gören, başkalarının ayıplarını yüklenir;
Kendi ayıplarını gören, başkalarına ayıp gözüyle bakmaktan kurtulur.

O insanla sohbet et ki, içinde sakladığın ve Allah’ın bildiği halleri öğrenecek olursa, senden nefret edip kesilmesin.

Şâkîlik alâmeti kimlerdedir diye soruldu. Dediler ki:
Üç türlü insanda..
O insanda ki, kendisine ilim verilir, amel verilmez;
amel verilir, ihlas verilmez ve ;
Allah dostlarının yüzünü görmek nimetine erer de onlara bağlanmayı bilmez.

Bir talebesi gelip, sefer için kendisinden izin istedi, sordular;
-Neden sefer edecek mişsin?
Talebe;
-Su hareket etmeyince kokar dedi.
Dediler ki;
-Ya niçin deniz olmuyorsun?.. O ne hareket eder, ne de kokar!..


Necip Fazıl’ın Velîler Ordusu’ndan

                                      Image and video hosting by TinyPic

                     

          

         Hz. Ali'nin (R. A.) Son Ögütleri

Ogullarim!

            Allah'a, O'nun huzurunda veya huzuru disinda baglilik ve hasyetten ayrilmayin! Ahirete yaklasma ve dünyadan uzaklasma duygusunu kaybetmeyin! Dünya kayiplarindan kedere düsmeyin ve daima hayr islemeye bakin! Zalime düsmanlik ve mazluma dostluk gösterin! Öfke ve yumusaklik halinizde daima hakk kelimesi üzerinde olun! Genislik ve darlikta dogru yoldan sapmayin! Dost ve düsmaniniza adaletle muamele edin! Sevinçli ve gamli anlarinizda iyi is ve ölçülere baglilik suurunu kaybetmeyin; ve siddette, mülayemette, sevinçte kederde Allah'tan razi olun!

Ogullarim!

            Bir is ki disi serli ve kerih görünür, fakat sonu cennettir; siz o fiili isleyin! Bir is ki disi güzel ve cazibeli durur, fakat sonu cehennemdir; siz o fiilden kaçinin! Cennet nimetinin asagisinda olan her sey hakir ve kiymetsizdir. Ahiret azabinin asagisinda olan her belâ ise afiyettir.

Ogullarim!

            Bir insan kendi nefsinin ayibini görür ve bilirse baskasinin ayibini göremez ve ondan haberi olmaz. Bir insan Allah'in takdir ve taksimine riza gösterirse, kayip ve eksikliklere esef etmez.

            Bir insan nefs ve hirs kilicini çekip havale edecek olursa, akibet o kiliçla kendi maktul düser. Mümin kardesi yuvarlansin diye kuyu kazan, akibet o kuyuya kendi düser. Baskasinin yanlisini büyüten kimse, kendi hatasini unutur. Bir kimse rey ve tedbirinde gurura kapilacak olursa, hata ve delalete sapmis olur. Baskasinin rey ve fikrinden müstagni davrananlar, yani danismaya yanasmayanlar zillete düser. Halka kibir gösterenler neticede hakir ve zelil olur. Bir kimse, serseri ve ipsiz kisilerle düsüp kalkar ve kötülük yerlerine girip çikarsa istiraki olmasa bile itham altina girer. Iyiler ve ilim sahipleriyle düsüp kalkanlarsa, yücelir ve saygi görür. Mizah ve latifeye düskün olan hafife alinir. Kendi fiilleri, sözleri ve amelleri ile magrur olan, nefsi tarafindan magdur olur. Çok söz söyleyen çok hata eder. Hatasi çok olanda edep ve haya azalir. Edep ve hayasi az olanda takva fakirlesir. Takvasi fakirlesenin ise kalbi ölür.

Ogullarim!

            Edep mizandir. iyi ahlak en iyi arkadastir. Afiyet on kisimdir ve bunun dokuz kismi, Allah'in zikri disinda sadece susmak, sükut etmektir. Bir kismi ise sefihlerle düsüp kalkmayi birakmak...

Ogullarim!

            Fakirligin süsü sabir, zenginligin de sükürdür Islâm'dan üstün seref olamaz. Zühd ve takvadan üstün keramet olmadigi gibi... Tövbe ve istigfardan yüksek sefaatçi yoktur. Vücut afiyetinden güzel elbise olmadigi gibi...

Hirs ve tamah, yorgunluk ve mesakkatin anahtaridir.

            Bu ögütler, nefs tedbirinde, malda ve ahlakta, Kitap ve sünnete tam uygun birer ölçü belirtir. Hz. Ali (R.A.) bu ögütleri verdikten iki gün sonra aldigi yara yüzünden ruhunu teslim etmis, cennet alemine kanat açmistir.

            Nurlu kabirleri, ogullarinin emirleriyle gizlenmistir. Bu sebeple, nerede medfun bulunduklari, ihtilafli bir meseledir. Necef taraflarinda oldugu rivayeti vardir.

 

 

                                               Image and video hosting by TinyPic

 

                                                       Image and video hosting by TinyPic

 

                                         Image and video hosting by TinyPic

       "Ya Rabbim.. Sen bu sayfaya insanlara faydalı olacak 1 kelime

                                                                                dahi ekleyenlerden razı ol !!(AMİN)


                                                                                                  Oyun indir
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Feb. 7
 
 
 
İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur. Mevlana 
 sevgiyle kal kardeşim
RABBİM yar ve yardımcın olsun
MÜRŞİT
Sept. 9
 
 
 
İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur. Mevlana 
 sevgiyle kal kardeşim
RABBİM yar ve yardımcın olsun
MÜRŞİT
Sept. 9
 
Bismillahirrahmanirrahim

Ey Allahım,rabbim Sensin.Çünkü ben bir kulum.Nefsimin terbiyesinden acizim.Demek beni terbiye eden Sensin.

Hem Sensin yaratıcı.Çünkü ben yaratılmış bir varlığım,

Hem rızık veren Sensin.Çünkü ben rızka muhtacım ve ona elim yetişmiyor.Demek rızkımı veren Sensin.

Hem Sensin Malik,Mülkün gerçek sahibisin.Çünkü ben bir memlük ve köleyim.Benden başkası bende tasarruf ediyor.Demek benim sahibim Sensin.

Hem Sen izzet sahibisin, yücesin.Ben ise zelilim; halbuki üzerimde bir izzet ve bir onur cilvesi görünüyor.Demek Senin izzetinin aynasıyım.

Hem Sensin sınırsız zengin.Çünkü ben muhtaç ve fakirim,bana bu fakir halimle ulaşamayacağım bir zenginlik veriliyor. Demek mutlak zengin Sensin, veren Sensin.

Hem ölümü olmayan devamlı hayat sahibi Sensin.Çünkü ben ölümlüyüm, dirilmem ve ölmemde Senin daimi hayat sıfatının tecellisi görünüyor.

Hem Sensin Baki,Çünkü ben faniyim, ömrümün sona ermesinde Senin varlığının devamlı ve baki olduğunu anlıyorum.

Hem Sen şeref sahibi yüceler yücesisin.Çünkü ben kötülükler içinde bocalıyorum.Demek şeref ve haysiyet Senden geliyor.

Hem sonsuz ihsan sahibi Sensin.Ben ise günah işleyen bir kulum.Fakat pişman olup tevbe edince bana ihsan kapıları açılıyor.Demek ihsanınla bağışlayıp sonsuz güzellikler bahşeden Sensin.

Hem günahları affeden yalnız Sensin. ben ise günahkarım.Demek günahları affedecek Senin kapından başka kapı yoktur. ….

Hem dualara cevap veren Sensin. Çünkü ben halimle ve dilimle daima dua edip istiyorum,niyaz edip yalvarıyorum.Arzularım yerine geliyor.İsteklerime cevap veriliyor.Demek arzu ve isteklerime cevap veren Sensin.

Hem her türlü hastalığa şifa veren Sensin.Çünkü ben hastayım.Hastalıktan her kurtuluşumda Senin şifa verici tecellini görüyorum.Demek her türlü hastalığa şifa veren Sensin.

Benim günahlarımı affet , hatalarımı bağışla.Hastalıklarıma şifa ver, ey bütün kemal sıfatların sahibi ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahım….
Sept. 1
ASKER .wrote:
 
İzlemek için klibin üzerine tıklayınız
Aug. 10
ahmed akwrote:
 

Anlat bize Ey Uhud!


alıntıdır

Bu kutsal topraklarda başımı ne yana çevirsem Efendimizi, asr-ı saadeti hatırlatan bir şeyler görüyorum mutlaka. Başka bir deyişle, her bir dağ, taş, bana Efendimizi, asr-ı saadeti hatırlatıyor. Her bir karışı O’nu ve ashabını hatırlatan bu topraklarda sizlere hangi güzelliklerden bahsedeceğimi şaşırmış durumdayım. Zamanla hepsinden bahsetmek istiyorum elbette fakat öncelik olarak Uhud dağından ve Uhud savaşından bahsetmek istedim.

Uhud, Mescid-i Nebevi’ye beş kilometre uzaklıkta, yüksekliği yüz on metre olup uzunluğu sekiz kilometre olan bir dağdır. Uhud dağı ismini, yanlızlığından almış. Etrafında başka dağlar bulunmadığı, tek başına olduğu için Uhud ismini almış. Rengi kırmızı tonlarında. Efendimiz, üzerinde Allah için nice kanların döküldüğü bu mübarek dağdan övgüyle bahsetmişdir. Bir seferinde: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz” buyurmuştur.

Uhud dağına ilk gittiğimde çok heyecanlanmıştım. Burada, evden çıktığım anda başlıyor bu heyecan bende. Attığım her adımda Efendimizi düşünmeden edemiyorum. O’nun geçtiği, yürüdüğü yollarda yürüdüğümü düşünmek, mübarek gözünün baktığı yerleri görmek her seferinde daha çok mutlu ediyor beni. Her seferinde “Çok şükür Allahım hala burdayım” diyorum.

Uhud dağına doğru yola çıktığımızda da bu halet-i ruhiye içindeydim. Uhud’u karşımda gördüğümde çok şaşırmıştım, mutlu olmuştum, heyecanlanmıştım. Dimdik duruyordu karşımda. Kırmızı kırmızı sanki bana bakıyordu. Resulullahı anlatmak istercesine, beni asr-ı saadete götürürcesine bakıyordu. Ben de ona, okurcasına, gözümü kırpmadan, nefes bile almadan bakıyordum. Uhud savaşını hayal ediyordum sanki görmüşcesine.

Anlat dedim Uhud’a, anlat bana Efendimi, anlat bana Allah yolunda senin üzerinde dökülen kanları, anlat bana mübarek sahabelerin nasıl savaştıklarını, anlat bana “Allah Allah” diye düşmana doğru koşan mübarekleri... Canlarını Allah yolunda gözlerini bile kırpmadan vermek isteyen Ashab-ı Kiramı anlat. Bir yandan Efendimizi koruyup diğer yandan da aslan gibi vuruşan mübarekleri anlat. Okçular tepesini anlat. Nasıl olmuştu da Efendimizin sözünden çıkmışlardı. Nasıl olmuş da O’nu dinlememişlerdi. Halbuki Resulullah onlara “Ben emretmedikçe burdan ayrılmayın” demişti. Tam da kureyşliler kaçmaya başlamıştı ki, okçular Efendimizin sözünden çıkıp yerlerinden ayrılmışlardı.

Anlat Uhud, hepsini anlat bana. Efendimiz zannedip Hz Mus’ab’a kıyan haini, Efendimizin mübarek dişini kıran kafiri anlat. Savaşta yaralanan sahabelerin yaralarını saran mübarek kadınları, Vahşi’nin mızrağıyla şehit olan arslan gibi kükreyerek savaşan, şehitlerin babası Hamza’yı anlat. Efendimizi korumak için kollarını, bacaklarını kalkan yapan, bu yolda kolunu kaybeden Talha’yı anlat.

Safiyye’nin; kardeşi Hz Hamza’nın paramparça olmuş cesedini gördüğünde ki teslimiyetini anlat. Öyle ki, ensardan bir kadın da babasının, kardeşinin ve kocasının şehit olduğu haberini alınca sadece Efendimizin nasıl olduğunu sormuş ve sağ olduğunu haber alınca “çok şükür” demiş, rahatlamıştı. Nasıl bir teslimiyettir bu, nasıl bir Peygamber aşkıdır bu. Nasıl bir Peygamber aşığıdır bu. Efendimizi mübarek dişi kırıldığında bağrında sen saklamışsın müşriklerden, kızı Fatıma mübarek babasının kanayan yanağını da bu mağarada tedavi etmiş. Bugün milyonlarca müslüman bu mübarek mağarayı görmek için tırmanıyor sana. O’nun dinlendiği bu mağarayı sırf görmek için... O’nu gören dağı taşı görmek için... İşte bu kadar hasretiz, bu kadar muhtacız O’na.

Yetmiş tane sahabe şehit olmuş Allah yolunda, senin üzerinde mübarek canlarını vermişler. Müşrik kadınlar nasıl da iğrençlikler yapmışlar sahabelerin cesedlerine, nasıl kıymışlar, nasıl yapabilmişler bu çirkinlikleri. Nasıl bir kin, nasıl bir nefrettir bu. Nasıl bir cahillik, nasıl bir nasipsizlikdir bu. Sen nelere şahit olmuşsun Ey Uhud.


Efendimiz, ömrü boyunca bu savaşı, bu savaşta şehit olan mübarekleri unutamamış. Vefatına kadar Uhud şehitlerinin kabirlerini ziyaret etmiş. Bugün ise o mübarek şehitlerin kabirlerini Ümmet-i Muhammed ziyaret ediyor Ey Uhud.

Asırlardır ziyaretine gelen müslümanların hepsi, sana, tıpkı benim şu anda baktığım gibi baktılar. Tüm bunları görmek ister gibi, bugün Uhud savaşının tek şahidi olan senden duymak ister gibi baktılar. Bir dile gelebilsen kimbilir neler anlatırsın bize Ey Uhud!
selam ve dua ile kardeşim
Aug. 5
SELAMUN ALEYKÜM KARDEŞİM HAYIRLI GECELER HAYIRLI CUMAALAR SELAM VE DUA İLE
 
KARDEŞ MEKTUPLAR
  
   Ahmet Birler
  
   Aziz Kardeşim,
   Mükerrem ve Seçkin Dostum;
   “Gurbette yaşamak zor ve gurbetteki insanı en çok bir dost selamı sevindiriyor.” demiştin hatırlarsan. Ben de seninle son görüşmemizde sana daha düzenli olarak mektup yazacağımı söylemiştim; bu mektup o sözümü tutma gayretime rüzgâr olsun isterim.
   Biliyorum, gurbette olmak âdemoğlu için taşınası yük değildir, çetindir; insanın belini büker, sesini kısar, gözlerindeki feri soğurur çeker. İnsan, ait olduğu topraklara ait bir kokuya, bir sese -hatta bir gürültüye- bunlar olmazsa oralardan esip yetişen bir yele intizar edip durur. Dilerim ki bu mektuplarım seninle vatanın arasına girmiş olan sıradağları, göklere sığmayan kartallar gibi aşarak, bedeninle ülkeni ayıran denizleri, beyaz, uçarı bulutlar gibi geçerek sana ulaşır. Dilerim.
   Ama sevgili kardeşim, sen benden daha iyi bilirsin ki, sadece sen değilsin gurbette olan, hepimiziz. Evet, sen doğduğun ülkeni yıllardır göremeden, sabahlar, kuşluklar, ikindiler geçiriyorsun. Ramazanlar, bayramlar birer birer geçip gidiyor sana çarparak ve çocukluğunun mahallesindeki birçok şeyin nasıl olup da senin bu kadar uzağına düştükleri hakkında seni hayrete düşürerek. Sonra çocukların... Kayısı ağacına tırmanamadan, bir dilencinin eline para sıkıştıramadan, hatta mahalle camisindeki bazı huysuz amcalarından azar bile işitemeden büyüyorlar. Bütün bunların ne büyük mahrumiyetler olduğunu benim anladığımı biliyorsundur sanırım.
   Fakat, daha uzaktan, daha yukarıdan baktığında, manzarayı topluca görmeye çalıştığında, sen de farkedersin ki hepimiz gurbetteyiz. Hayır, sakın yanlış anlama, seni teselli etmeye çalışmıyorum. Hepimiz dünya gurbetindeyiz demek istiyorum. Her yeni günle birlikte, hissettiğimiz yabancılığı azaltmak için işlerimize, ailelerimize, günlük telaşelerimize, proğramlarımıza delice sarılıyor olsak da, biliyorsun ki bu dünyaya karşı duyduğumuz yabancılık hissini bir türlü silip atamıyoruz içimizden. İçimizden dedim, boşuna böyle demedim, hatta içimizin içinden demem lâzımdı. Rabbimiz, Sahibimiz, bizim yüce Sultanımız bu hissi bizim içlerimizin içlerine gömmüş. Arada bir yaptıklarıma, uğraşılarıma, gündelik hayatın baş döndürücü temposuna karşı şöyle biraz uzaktan baksam, “yahu ne oluyoruz” desem, “bütün bunlar gerçekten ama gerçekten yapmaya değer mi, yani bütün bunlar hakikaten hayatî işler midir” diye sorsam kendime, hemen hissederim o yabanıllığı. O zaman anlarım ki, ben gurbetteyim, yaptıklarıma gurbetteymişim gibi sarılmalıyım, ne daha fazla ne de daha az... Gurbet çünkü vatan değildir insana. İnsan ancak vatanına kök salmak ister. İnsan gurbetteki günlerini dolması gereken çilesi gibi, çabuk bitmesi umulan sayılı gün gibi, ayakta geçirilecek hafif hastalık gibi görmek ister. İnsan, hatta gurbete yerleşip kalmış olsa bile, oralarda iş güç, ev bark sahibi olmuş olsa bile, gurbette kalıcı olduğuna inanmak istemez. Çünkü vatan, insanın emdiği ilk süte karışmış olan annenin yediği buğdaydır, ki insan anne sıcaklığıyla pişmiş olan onu emer kanına katar. Çünkü vatan, insanın çocukken içine çektiği, havada yüzde yüz oranında bulunan maddedir. Çünkü vatan, insanın içine gömülmüş işlek bir çekirdektir ve daha, insanın içini boydan boya tutan bir sarmaşıktır.
   Şimdi dostum, demek istiyorum ki, bu dünyadaki vatanımız, bizim asıl vatanımızı hatırlatan bir mecazdır aslında. Biz bu dünyada bir yere yabancılık duyarak, yaşadığımız bu yabancılık hissiyle bir ibadet imkânını yakalamış oluruz. (Evet, bazen yabancılık hissini yaşamak da kalbin en muhlisane bir ibadetidir.) Böylece, biz vatan mefhumu üzerinde düşünme imkânını yakalamış oluruz. Ama yine bir de bakarız ki, vatanımızdayken bile bir başka vatanı özlemeye devam ediyoruz. İşte böyle, bu dünyadaki gurbetin ve vatanın bizde uyandırdığı duygular bizi eğitir, asıl vatan nedir, asıl gurbet neye demelidir, bunlar üzerinde düşünmeye sevkeder bizi.
   Dünya gurbeti kuyusuna sarkıtılmış ve tekrar yukarıya çekilmeyi bekleyen, ama boş dönmenin utancından başka bir şeyle de dolamamış olduğunu gören bir kova gibi hissediyorum bazen kendimi.
   Ya sen? Sen de bana yaz gurbet ve gariplik üzerine düşündüklerini.
   Ama asıl hissettiklerini yaz.
   Aziz kardeşim,
   Bu büyük gurbetimizde, inşallah birbirimize yabancılığımızı hafifleten dostlar oluruz.
   Selam ederim. Dualarda buluşalım.
   Nefsine yenik kardeşin...
July 24
Roses_+(26)Image Hosted by ImageShack.us Roses_+(26)
Terbiyenin temeli Niyet'tir.
Hak yolu kalple başlar. Kalp, karar merkezidir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Niyet işin evvelidir. Niyet, amelden hayırlıdır. Niyet, samimiyettir. Samimiyet, bütün hayırların anahtarıdır. Yüce Allah her işimizde kalbe ve kalpteki niyete bakar. Niyeti güzel olan güzel sonuç alır; kötü olan, yolda kalır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuştur.
“Hiç şüphesiz ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık bulur.
Herkese niyet ettiği şey verilir.
Kim, hicretini Allah ve Resûlü için yapmışsa, onun hicreti Allah ve Resûlü için olmuştur.
Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve evlenmek istediği bir kadın için yaparsa, onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur. ”1
Bu hadis-i şerif, mükellef olan bir kulun yaptığı bütün ibadet ve işleri içine almaktadır. Bu hadisin beyan edilmesine sebep olan olay da konumuz için ibretlik bir olaydır. Rivayet şöyledir:
Mekke-i Mükerreme’de adamın birisi bir kadına talip olup onunla evlenmek istedi. Kadının ismi Ümmü Kays idi. Kadın adama Medine’ye hicret etmeyi şart koştu. Adam da hicretin fazilet ve sevabına ulaşmak için değil, sırf kadına kavuşmak için Mekke-i Mükerreme’den kalkıp Medine-i Münevvere’ye hicret etti. Görünüşte bu adam da diğer Müslümanlar gibi vatanını terk etti. Fakat diğer Müslümanlar bu hicreti sırf Allah ve Resûlü için yaptılar. Adamın durumu Resûlullah (s.a.v) Efendimize sorulunca, bu hadisi beyan buyurdular. Arkadaşları ona, Allah için değil de kadın için Medine’ye göç ettiği için: “Ümmü Kays’ın muhâciri” diyorlardı.2
Herkes, amelden önce niyetine bakmalıdır. Niyet Allah rızası olmayınca, ne yapılsa boştur; sahibine faydası yoktur. Ta ki niyetini düzeltene kadar.
Hadis-i şerifte niyetin önemi şöyle belirtilmiştir:

“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Mümin (Allah için) bir amel yaptığı zaman kalbinde bir nur yayılır.”3
Bütün arifler, bu konu üzerinde çok durmuşlardır. Öyle ki, terbiye yolunda ilerlemenin veya geri kalmanın temelde niyete bağlı olduğunu söylemişlerdir.
Büyük veli Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), bu mühim konuya şöyle dikkat çekmiştir:
“Manevi terbiyeye giren kimseyi hak yolunda gerileten, manevi yükselmesini engelleyen ve yolunu tıkayan şeylerin çoğu, başlangıç hâlinin ve niyetinin bozukluğundan kaynaklanır.”
Gavs-ı Sâni Hz.leri de bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır: “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter.”
Yine Gavsımız (k.s), niyet konusunda şöyle buyurdular:
“Bir insan sabah kalkınca, güzelce abdestini alsa, evinden işine giderken: “Ya Rabbi, sen Rezzâk-ı mutlaksın/bütün yaratıkların rızkını verensin. Biz çalışsak da çalışmasak da sen bizim rızkımızı verirsin. Lakin rızık için çalışmayı bize sen emrettin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya, kazanmaya gidiyoruz.” diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nafile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmek yeterlidir.”
Güzel niyetin güzel sonuç vermesi, amelin salih olmasına bağlıdır. Kötü amelde iyi niyet olmaz. Haram bir iş, iyi niyetle helal olmaz, yapana fayda vermez.
Münafık kimse, görünüşte güzel işler yapabilir; namaz kılar, hacca gider, sadaka verir, zikir çeker, fakat niyeti Allah rızası olmadığı için bunların bir faydasını göremez. Hatta bütün yaptıkları azap sebebi olur. Bu, münafıklığın cezasıdır.
Bir mümin, kötü bir işe niyetlense, fakat kötü işi yapmadan düşünse ve yapmaktan vazgeçse, bu davranışı kendisine bir sevap kazandırır. Günahı yaparsa, bir günah olarak yazılır. Günaha samimi olarak tövbe eden kimsenin ise, bütün günahları affedilir. Bütün bunlar, imanın kerameti ve faziletidir.
Mümin, iyi bir işe niyetlense de yapmasa, bir sevap kazanır. İyiliği yapınca, en az on sevap kazanır; bu sevap ihlasına göre yüz, yedi yüz ve daha fazlasına kadar devam eder.
Bütün ibadetlerin özü, Yüce Allah’a karşı samimiyet ve ihlastır. İhlassız amel, ruhsuz insan gibi ölüdür, faydasızdır.
Allah rızasını hedefe almayan hiçbir terbiye sistemi kulu Allah’a ve ebedi saadete ulaştıramaz.
Tasavvuf terbiyesinin hedefi, kulu ihlasa ve rıza makamına ulaştırmaktır. İhlas her işini Yüce Allah’ın istediği şekilde O’nun rızası için yapmaktır. Rıza da, Yüce Allah’ın her emrine ve tecellisine teslim olmaktır.
Bu yola Allah için girmeyen kimse, niyetini düzeltmeden bir fayda göremez. Niyeti güzel ve düzgün olan kimse, ameli az olsa bile fayda görür.
Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
 
“Allah’ın zikri ve Allah için olan şeyler hâriç, dünya ve içindekiler lanetlenmiştir.” 4
Baştan sona zikir ve edeb için kurulan tasavvuf terbiyesini, nefsinin kötü arzularına ve dünya menfaatine alet edenlerin hesabını Allah görür. Bütün peygamberler ve arifler ondan davacı olur.
Bu yol, hak yoludur. Bu yol cennet yoludur. Bu yol, terbiye yoludur. Bu yol, Yüce Allah’ın yoludur. Bu yol, nazik ve kıymetli bir emanettir. Ona ihanet edenin sonu felakettir.
s.sakı erol ,un areıfler yolunun edeplerı
July 14
 
selamün aleyküm  kardeşim hayırlı geceler hayırlı haftalar selam ve duaile
 
Olmaz gönlüm, olmaz öyle! Keskin sirkenin akıbeti malûm. Dört mevsimi yaşayan bir cennetin bağrında büyüdün de sen, onun için böyle bir baharı ve yazı özlersin. İstersin ki çabuk geçsin fırtınalı sonbahar, ayaza durmasın kışlar. Dedim ya, sen dört mevsim hesabını yaparsın yaşarken duygularını. Ama bilmelisin herkes buralı değil. Bilmelisin, güneş görmeyen yurtlar var.
Olmaz gönül, olmaz öyle. Yükün ağır bilmekteyim, baharı yaşamayanlarla kış nasıl geçer; onu da bilmekteyim. Ama şunu da bilmekteyim ki, sabredebildiğin ölçüde yaşarsın. Eminim ki, hayat sabra denktir. Ve sabır, tahammülün bittiği yerde filizlenir, maneviyat çeperlerini genişlettikçe boy atar, sırf Yaradan'ı düşünerek fiiliyatta bulunduğun zaman neşv ü nema bulur.

Sabır gönlüm, sabır! İçine çekerken, zehir gibi gelir tadı, boğulacağını zannedersin. Kanın çekilir yüzünden, bembeyaz olur sîman; yutkunursun, geri döner içinde düğümlenenler. Başını eğmek istemezsin; ama kaldıramazsın da öyle göklere doğru. Ağlarsın, gözyaşın akmaz. Haykırmak gelir içinden, zangır zangır gürültüler habercisi olur titreyen ellerin. Konuşursun yalnızca kendinle, dökersin içini; senden başkası duymaz bilirsin bunu.



Sitemlerin dillenir haklı olduğunca, bağırırsın rahatlarcasına, ama sadece kendi içinde, ama sadece Yaradan'la baş başa. Sonra gözlerin... Gözlerin nihai nokta olmak ister en sonunda. Durur öylece, bakar, bakar... Ve kimseler fark etmez neden donuklaştığını, kimseler anlamaz anlatmak istediği çifte derin mânâyı... Sonra çekip alıverirsin anlamlı bakışlarını ruhunu bir kenara bırakmışlardan. Yüzünü çekersin, yalan dünyanın yalancılarından. Alnındaki kırışıklıkları alıverirsin haberi olmayanların önünden. Doğruca bırakırsın asıl dergâha. Bağrına cennetler sığan seccadenin secdeliğine. Ve başlar böylece sabır maratonun. Korkma gönül, sen hele azmet sabır için, yüreğini koy ortaya, gör ne mânevî hediyeler paketliyor Yaradan...


En masumane tavırlarına gaddarca yaklaşanlar olacak belki. İçindeki çocuk hafife alınacak... Anlatmak istediklerin değil, anlaşılamamış yanların konuşulacak. "Olsun!" diyeceksin, yüzündeki gülümsemeyi kaybetmeden. Yine de hüsn-ü zan edeceksin. Allah için söylediğini yine Allan için olduğu yerde bırakacaksın. Yaradanı alıp yüreğine, sırtını dayayıp tevhidin çınarına, akıbeti ukbâda düşüneceksin. Ve kalbin şöyle bir hafifleyecek, damarlarına giden iyimserlik yolunu tıkamadığından...




Üzülüp acı çektiğin anlarda çileni hafife alanlar olacak belki... Öyle bir yanacak ki için, kimseye anlatamayacaksın. Günlerce ağlayacaksın gözyaşının lâhutî ikliminde. Sonra en yakınındaki, en yüreğindeki vuracak hislerini... Canım dediğin dönecek sırtını. Bir "ah!" çekeceksin derinden ve anlamaya çabalarken empatinin gücüyle, arkanı döndüğünde kimse kalmamış olacak. "Sabır" diyeceksin, yine sabır... Eyyüplerin torunluğuna yakışır sabır...



"Bugün Allah için ne yaptın?" sorusu geldiği an kulağına, vereceği cevabı bulamayanların tedirginliği değil, en zor imtihanını başarıyla vermiş öğrencilerin rahatlığı olacak ruhunda. Başını yastığa koymadan "elhamdülillah" diyecek, rüyanda cennetten kesitler izleyeceksin belki... Ve sabaha erdiğinde, avucunda tuttuğun tesbih tanesi yine "yâ sâbır"la şakırdayacak...


Faltaşı gibi açılıp kalacak gözlerin bazen de... Çok şaşıracaksın, çoook! Ya gönül... Kalb kırmak çok kolay oldu, kalbin değeri pazarlara bile çıkartılmaz oldu. Tatlı sözü unutanlar çok, şu hengâmesinden sallanıp duran asırda! Aldırma diyemem, aldıracaksın elbet, hislenip içerleyeceksin belki. Zannediyor musun ki, yüreğine aldıklarına söylediğin nazenin kelimeler, boşta kalır! İnanıyor musun ki, sevdiklerin için kurduğun lâtif cümleler, öksüz bırakılır! Yok gönül, yok! Sahibi var hepsinin. Bırak duymasın insanlar, bırak sertliği onlara! Bırak, tabularına kale yapsınlar! Yeter ki sabret gönül, asıl sahibini düşünüp sabret, başını sonunu kestiremediğin olaylarda bile...

Bırak vursunlar ayıbını yüzüne, bir kusuruna binler cefâ taksınlar. Yaradan'ın "Settar" ismi, beşerin hükmüne mi kalmış. Sen sabret gönül... Felaket tellalları susmasınlar isterlerse? Olumsuzluğu yaymanın zevkine doyamayanlara inat, bütün güzel düşüncelerini yay sere serpe. Zehrini ağzında taşıyan yılanın başını ezemesen de, bal damlasın dilinden. İbrahim'in (as) ateşleri, gül olurken mi sunmuş Dostların Dostu şu ayetini: "Güzel söz, güzel bir ağaç gibidir ki onun kökü sabit, dalı ise göktedir." Sabır gücünün tükenirliğinden korkarsan bir gün, gel gir şu dizelerin sırlı havasına... İnan, kimse üzemez seni orda. Ve uzan o ağacın dallarından ötelere... Uzat ellerini ve bekle. Sabırla bekle gönül! En geç sûrun sesi duyulduğunda tutacak ellerinden Resuller Resulü. Pes etme, sabret gönül, sabret!...
June 30
Haticewrote:

 

Öyle mazlum bakma, içim yanıyor
Gözyaşın buz tutmuş, yaram kanıyor
Şehidimin gülü, gökte uçan kuş
Sen ”baba” dedikçe, melek sanıyor

 
          
 

Bayraklar sarılmış, soğuk mermere
Tekbir getirilmiş, yiğit askere
Masum bebecikler, ağıta durmuş
Sel gibi yaşıyla, kapanıp yere

 
 

Üşürsün bebeğim, küçüksün daha
Kara gözlerini, kapa sabaha
Bükme dudağını, halim kalmadı
Şehidimden selam, yolla Allah’a

            
 

Soğuk havadaki, sıcak gözyaşım
Şehidin bekçisi, musalla taşım
Resminde hüzün var, sen hiç üzülme
Yetim bebeğine, fedadır başım...

 

 

 EĞİL KULAK VER CEDDİNE

TÜRKE KEFEN GİYDİRMEK HANGİ TERÖRİSTİN HADDİNE?!

June 26
nohCo-58wrote:
İŞTE ORASI ÇEÇENİSTAN
O soğuk günlerde sekiz yaşındaydım, ama yaşıma bakmaksızın sürgüne götürüldüğümü anladım. Vagonumuzda, (tabi böyle adlandırılabilirse, çünkü daha çok bakımsız bir domuz ahırına benziyordu) çoğunlukta kadın vardı. Ve adını hatırlamıyorum ama doğum yapmak üzere olan bir kadın aramızdaydı. Gece sancısı başladı, güzel bir ikiz doğurdu, kız ve oğlan. Sabahleyin cesetleri toplamaya başladıklarında kadın askerlerden yeni doğan bebeklerini kum çuvalının altına sakladı. Ama bebeğin ağlaması kadını ele verdi. Oğlunu kurtarmak için kadın canavarlara kız bebeği verdi ve subaylar ölene kadar ayakları ile bebeği dövdüler. Bugüne kadar halen böyle bir şeyin nasıl yapabileceğini anlamıyorum. Kadının sabaha kadar yaşayabileceğini düşünmemiştim. Ama yüzünde gözyaşı bile yoktu. Çünkü gözyaşını bu olaydan birkaç gün önce kocası ve iki erkek kardeşi öldürüldüğünde tüketmişti. Onun artık kızının hayatı karşılığında kurtardığı yeni doğan oğlundan başka kimsesi yoktu. Götürüldüğümüz Kazakistan'da onu iki kez daha gördüm. Son gördüğümde kocası, iki erkek kardeşi ve kızı için hazırladığı boş mezarların başındaydı".
 
89 yaşındaki Mesirbek Ganaşev de göz yaşlarını gizlemeden konuştu: "23 Şubat'ta Çeçen ve İnguşların Kazakistan, Sibirya ve Orta Asya'ya sürülüşlerinin 63. yıldönümü. Şubat 1944 kardeş halkların tarihinde kara bir sayfa. Yolda her gün açlık ve soğuktan insanlar öldü, demir vagonlar sadece cesetleri almak için açıldı ve çok nadir olarak kova ile vagona su almaya müsaade ettiler. Daha çok da uzun mesafelerde bulunan istasyonlardan kar almaya izin verdiler. Tüm halk Stalin rejiminin esiri oldu. Dana ahırı vagon dar idi, yatacak hiçbir yer yoktu, insanlar oturarak zor sığıyordu, bundan dolayı sırayla yatmak gerekiyordu, sadece çok ağır olanlar dinleniyordu. Birçoğu hasta idi, özellikle de çocuklar. Beş yaşındaki bir erkek çocuğunu hatırlıyorum. Ateşi vardı ve su istiyordu. İstasyonların birinde çocuğun annesi onu vagona bakan subaya yaklaştırdı. Hiç değilse oğlu için kar almayı rica etti. Kadının yalvarışına vagonda bulunan ihtiyarlar da katıldı. O zaman asker ağlayan çocuğu kaptı ve vagondan çıktı. Biz hepimiz sevinçle ona su vereceğini düşündük. Ama bu subay cesetlerin bulunduğu araçlardan birine çocuğu fırlatarak bağırdı: 'Tamam! Artık su gerekmeyecek!' Zavallı anne arabaya doğru fırladı ama duyulan silah sesi onu sonsuza kadar durdurdu. O zaman büyük oğlu da katile saldırdı, ama onu da aynı dehşet karşıladı. O da vuruldu. 13 günlük yolculukta sadece bizim vagondan 24 ceset çıktı. Ölenlerin çokluğu nedeni ile tüm cesetler defnedilmiyordu, birçoğu demir yolu boyunca defnedilmeden öylece bırakılıyordu."
June 26
ahmed akwrote:
HÜZÜN ŞEBNEME BENZER

Suların ürpertisine düşüyor aklım.Tomurcuk patlıyor yeni baştan. Fırtına öncesi baharlara sürgün yüreğim. Birazdan ağlayacak günbatımları. Sevmek kokusu saracak dört yanı. Umut merdiveni göklere uzanacak.
Zamanıdır artık...

Dualarım çağıracak giden baharları.
Geri dönecek son soluk, rahvan atlar gibi ırgalanan sevdalarım. Duman çökecek dağlara. Bu bahar başka bahar. Birazdan gülün yapraklarına düşecek çiğ damlasına sakladım düşlerimi. Eski bir plakta yanık şarkılar söyleyecek sevdaların esrarını.
“Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı” diyecek Ahmet Özhan.
Yeni baştan sevdalar can çekişecek. Hüzün bölecek şarkı aralarını.
“Vaz geç söyleme artık, hatırlatma mazideki aşkımızı”...
İnadına yeni baştan hatırlayacak,yeni baştan hüzün gölgeleyecek ruhumuzu.
Hüzün her yerde ...
Açılmamış düğümlerde, söylenmedik sözlerde.
Taze açılmış bir gülün yaprağında, açılmamış bir fanusun içinde.
İşte hüzün...
Neşeyi tüllese de...
Hüzün şebneme benzer.

Her çiçek bahara açar bilirim. Su yürüme mevsimi dayanınca kapıya, bir sancı başlar. Mevsim titrer. Mevsimler türlü türlü,başka başkadır. Herkesin bir mevsimi, baharı vardır. Ben günlerimi bir efsunlu fanusun içine koymuşum. Her günüm bir mevsim, her gülüşüm bir bahar. Her hüznüm bir kıştır.
Yağar tozum tozum, yağar inceden inceye.
Kendimden kendime sürgünlüğüm...
İçimden içime kırgınlığım...
Hüzün bir sağanak, kabından boşalan. Bir bulutun gözlerinden dökülen iki damla yaş...Hüzün yağmurlarıyla ıslanan yüreğimizin tesellisi ey gelmeyen bahar, ey muhayyel yedi iklim... Bilirim ki senin de bir adın hüzünle kundaklı. Hüzün bir meltem, bir çiğ damlası, bir ebr-i nisan.
Revnakı kendinden gelen ey bahar, hüzün senin de kapını aralar birazdan.
Ne de olsa hüzün..
Unutma...
Hüzün şebneme benzer.

Arsız rüyaların kaçırdığı ey neşem, nispet kokan sözcüklerin ucundaki sevgili, nerde bir mahzun şarkı var,içindesin. Menekşelerin moru, lilası, eflatunu, kar oyuklarında can çekişiyor...Duru türküler susmuş. Hüznün desenlerini işlediği bu yürek yorgun, parmak izlerini sürdüğüm tüm kapılar, bilinmeze açılmış. Başladığım türküyü yarıda kesmek. Bitirmek başladığımı... Silmek gözyaşlarını içimdeki çocuğun gözyaşlarını. Hüznün damıdığı günü bırakmak geriye.
Hanımeli kokan akşamlara ayarlamak yüreğimin taraçalarını.
Adı konmamış sızıları bırakmak gizli mahzenlerde...
Kanayan bir yerim vardı görülmeyen...
Duyulmayan, hıçkıran yanımı bırakmak günbatımına. Gitmek yeni baştan erik ağaçlarının çiçek açtığı baharlara.
Unutma...
Ne de olsa hüzün...
Hüzün şebneme benzer.

Damla damla biriken hüzün, alıp götürdü uykularımı.Başımıza düşen gül kuruları geçen baharlardan bir izdüşüm...Gönül koyduğumuz hakikatler düşüyor ellerimizden. Boşalıyor yüreklerin dehlizleri. Her adımda çiğlik. Her yeni gün riya ile başlıyor. Yalancı saatlerin utancına hükmeden yelkovan umarsız. Işığından tanıdığım bir yıldız, asılı durur kuytusunda gökyüzümün.En karanlık yüreğe salar saçlarını.
En hırçın yanım baş koyar hiçliğin gemisine.
Hüzün gelir oturur üşüyen yanımın bahçesine. Her dal üşür, her yaprak titreşir. Bu yürek başka adıdır şimdi sızının.
Eski konakların sıvası dökülür yeni baştan. Zaman eskir son soluk. Zaman öcünü alır unutulmuşlukların.
Tüm notalar hüzün kuşanır.
Kim bilir nasıl, nerde o şarkı söylenir. Sessizliğin ardına takılır tüm ezgiler.
Baharı bekleyen bahçeler hüzün yeşerir.
Ne de olsa hüzün...
Hüzün şebneme benzer.

Katar katar açan kandil çiçekleri, düşerken hayalime, gülce bakışlı dualar tutar ellerimden. Hâtem kisvesi kuşanan gönül kuşu çalar kapımı. Mürekkebi kurumuş dillere inat, gelir konar hüzünden örülmüş ülkemin pervazlarına. İkindiyi derelere sarkıtan zaman, yüreğimin anahtarını verir ellerime. Yüreğimin haritasına yol bulur.
Bulutun en âması yağar üstüme.
Kıskanç rüzgarlar itekler içimdeki baharın eteklerini.
Kaknus kuşu mutluluğun şarkısını çağırır. Masal ülkesi çağırır beni uzaktan. Yüreğime bin küşayiş oturur. Sözsüz bir musikiye durur yüreğim.Vefa elbiseleri giyinir. Sıcak bir nesimin ellerine değince yüzümüz, pembeler isyan eder yüreğin karasına.
Bir step hüznü şemsiye şemsiye yağsa da üzerime...
Bin neyi küllese de ...
Hüzün şebneme benzer.
Öylesine hafif öylesine uçarı...

Meryem Aybike Sinan
selam ve dua ile kardeşim
June 25

Alanın çok güzel olmuş,paylaşımın için teşekkürler.başarılarının hayatında da devamını dilerim.

June 24
SELAMÜN ALEYKÜM KARDEŞİM HAYIRLI GÜNLER
Kısa Kıssa
Bir gün bir doktora, “gerginlik ve tedirginlikten” şikâyetçi olan bir hasta gelmiş. Yapması gereken çok işinin bulunduğunu; fakat kendisinin rahatsız, işlerin ise beklemeye tahammülü olmadığını ek olarakda bu işleri yapabilecek başka kimse olmadığını söylemiş. Doktor,
— Sana bir reçete vereceğim. Bu reçeteyi aynen tatbik etmen gerekiyor! diyerek, yazıp eline vermiş.
Adam reçeteyi eline alıp baktığında, hayretler içinde kalmış. Reçetede, “ Her gün en az iki saat işi bırakıp yürüyüş yapacaksın ve her haftanın yarım gününü bir mezarlıkta geçireceksin” yazıyormuş. Hasta adam;
— Yürüyüşü anladık ama; neden mezarlık? diye sormuş. Doktor,
— Oraya gidip mezar taşlarına bakmanı istiyorum. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. Sen de onlar gibi ölüp mezarlığa gömülünce, kendinden başkasının yapmasına imkân olmadığını zannettiğin işlerin, başkaları tarafından da yapılmaya devam ettiğini göreceksin, demiş.
June 11

 

 

GencTurK © 2008

 

 

 

img406/7004/calsmamhi4.jpg 

 

 

 

 

 

 

img73/9687/akanitebusennkkr8.jpg
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 

 
          
 
 
 
 
 
 
                
 
 
 
 
 
 




MUSTAFA KEMAL



Dağ başını efkâr almış,
gümüş dere durmaz ağlar,
gözyaşından kana kesmiş gözlerim,
ben ağlarım, çayır ağlar, çimen ağlar,
ağlar, ağlar, cihan ağlar.
Mızıkalar iniler, ırlam ırlam dövülür,
altmış üç ilimiz, altmış üç yetim,
yıllar gelir geçer, kuşlar gelir geçer,
her geçen seni bizden parça parça götürür,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.



20L.jpg picture by NeHiR_2008


Diz dövdüm,
gözlerim şavkı aktı Sakarya'nın suyuna,
Sakarya'nın suları nâmın söyleşir.
Hemşehrim Sakarya, öksüz Sakarya.
Ankara'dan uçan kuşlar,
Kemal'im der günler günü çağrışır,
kahrolur bulutlara karışır,
gök bulut, yaşmak bulut,
uca dağlar, dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.



20L.jpg picture by NeHiR_2008


Nasıl böyle varıp geldin, hoşgeldin,
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin,
şol yüzünde güneş südü sıcaklık,
ellerinden öperim, Mustafa Kemal.
Senin dalın, yaprağın, biz, senin fidanların,
biz bunları yapmadık,
sen elbette bilirsin, bilirsin Mustafa Kemal.
Elsiz, ayaksız bir yeşil yılan,
yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal.
Hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler,
çün buyurdun kesenleri astılar,
sen uyudun asılanlar dirildi,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.


20L.jpg picture by NeHiR_2008


Karalar kuşanmış, Karadeniz akmam diyor,
dokunmayın, ağlamaktan bıkmam diyor,
bu gece kıyamet gecesi, bu vapur Bandırma vapuru,
yattığı yer nur olsun Mustafa Kemal,
ben ölümden korkmam diyor,
korkmam diyen dilleri toz oldu, toprak oldu,
değirmen döndü dolandı, yıllar oldu,
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir,
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını,
günahı vebali öğretenin boynuna,
erdirip oldurana ana avrat sövmesini,
yüreğim kırıldı kanım kurudu,
var git Karadeniz var git başımdan,
mızıka çalındı düğün mü sandın,
bir yol koyup gideni gelir mi sandın,
Mustafa'm, Mustafa Kemal'im.


20L.jpg picture by NeHiR_2008


Ankara'nın taşına bak,
tut ki baktım, uzar gider efkârım,
çayır ağlar, çimen ağlar, ben ağlarım,
gözlerimin yaşına bak,
Ankara Kalesi'nde, Rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır,
yaşın yaşın mezarını aranır,
şu dünyanın işine bak,
Mustafa'm, Mustafa  Kemal'im...

                              

~ Attila İLHAN ~


     

-ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ-

img363/7009/wegwegpz4.jpg




 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

VERDİĞİN SEHİT!İN 10 KATI KADAR KADAR  GAZİİN VAR UNUTMA...

 

 

 

 

 

 

img227/8101/adsznh5.jpg 

 

 

 

 

 

HAyaLEttt'ten slm 'lar

hayırlı günler...

 

 

June 8
 
 
 
 
 
 
Resimdeki 10 Farkı Bulun......

Bence resimde bir hile var.. ben bir fark bulamadım..

bakmaktan gözlerim yoruldu.

siz bulabildiniz mi ?














 
 
 
 
May 30
ahmed akwrote:
Hatice Annemizi Unutulmaz Kılan Hizmeti

Eline aldığı kuru bir hurma dalına dayanarak Resûlüllah’ın kapısına kadar gelmiş olan yaşlı bir kadın, içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine;

– Yâ Resûlâllah, kim olduğunu bilmediğimiz bir ihtiyare kadın, zâtınızı görmek istiyor,” dediler.

Resûl-i Ekrem Hazretleri:

– Müsaade edin, gelsin,” buyurdular.

İhtiyarlıktan âdeta rükû eder halde duran kadın, hurma dalından edindiği asâsına dayana dayana Resûlüllah’ın kapısından içeri girdi, bir-iki adım ilerledikten sonra, kendisini tanıyan Resûlüllah hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu minderlerini göstererek oturmasını istediler.

Resûlüllah’ın bu kadına gösterdiği hürmet ve alâka, orada hazır bulunan Hazret-i Ömer’in dikkatini çekti; hattâ kim olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen bu ikramı, biraz da fazla gibi bulduğu içindir ki, ihtiyare kalkıp gittikten sonra:

– Yâ Resûlâllah, bu kadın kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz, minderinizi verecek kadar alâka gösteriniz?” dedi.

Resûlüllah’ın cevabı tek cümleden ibaretti:

– Bu kadın, bizim Hatîce’nin dostlarındandı!”

Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor:

– Resûlüllah Hazretleri, senelerce evvel vefat etmiş olan Hatice Validemize, neden bu kadar alâkâ duyuyordu ki, O’nun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini vermek kadirşinâslığında bulunuyorlardı? Hatîce Validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti ne idi?

Bu sualin cevabını da, Hazret-i Âişe Validemizin hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada bulmak mümkündür.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hazret-i Hatîce Validemizi uzun uzun yâdetmiş; bazı hatıraları yeniden anlatarak, geçmiş günlerini dile getirmişti.

Hazret-i Âişe Validemiz:

– Yâ Resûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâdetmekte ne fayda var? Allahü Zülcelâl, size, O’ndan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini vermiştir,” dedi.

Âişe Validemizin bu sözlerine karşı Resûlüllah Hazretleri’nin, Hz. Hatîce Validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, dikkat ve ibretle okumaktayız:

– Yâ Âişe! Seneler geçtiği halde Hatîce’yi unutmayışım, O’nun dış güzelliğinden değildir.

Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatîce bana inandı ve tasdik etti.

Etrafımdakiler bana, yalancısın, dediği zaman; Hatîce bana, doğru söylüyorsun, asla çekinme, dedi.

İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman, Hatîce, bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir, istediğin kadar harcayabilirsin, dedi.

Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatîce, benden asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir, dedi.

İşte ben, Hatîce’yi, bu fedakârlıkları için unutmuyorum!”

Hz. Hatîce’yi seneler geçtiği halde unutturmayan meziyetleri, Resûlüllah nezdinde, kadın arkadaşına oturduğu minderini verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti; hanımların dikkatlerini çekmelidir.

Mü’mine hanımlar, İslâm dâvası uğrunda fedakârca çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatîce annemiz gibi, bütün kuvvet ve imkânlarıyla dâva uğrunda çalışan beylerini takviye ile yardımcı olmalıdırlar

AHMED ŞAHİN

SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM MUSTAFA
May 24
May 23
ahmed akwrote:
Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar.
Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?


Hz. Mevlâna (k.s.)
selam ve dua ile kardeşim
May 21
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  
 
 
 
 
19 Mayıs 1919 Anadolu'da yeni Türk Devleti'nin fiilen temellerinin atıldığı gündür ve Türkiye Cumhuriyeti tarihimizin başlangıcıdır. Yüce Önder Atatürk'ün Büyük Nutkunu bu olayla başlatması, doğum gününü soranlara 19 Mayıs'ı işaret etmesi bunun kanıtı sayılmalıdır. 19 Mayıs'ın millî bayram olarak ilân edilmesi bu yargıyı daha da pekiştirmektedir. Atatürk, gerek Millî Mücadele döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde yurdumuzun birçok şehrini ziyaret etti. Bu ziyaretler, o şehirlerin mahallî övünç günleri olarak kutlandığı halde sadece 19 Mayıs yasa ile millî bayram kabul edildi.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geldi. İstanbul'da yaklaşık altı ay kaldı. Bu süre içerisinde vatanın kurtuluşu için çeşitli girişimlerde bulundu. Padişahla birkaç kez görüştü ve ona bu konuda düşüncelerini aktardı. Güçlü bir hükûmetin kurulması için çaba gösterdi. Basın yoluyla geniş kitleleri bilgilendirmeye, halkı aydınlatmaya çalıştı. Kurtuluşa giden yolun temel ilkelerini yine bu dönemde ortaya koydu. Bunları çok yakın arkadaşlarına anlattı. Böylece Millî Mücadeleden yana az sayıda, fakat etkin bir grup oluşturmayı başardı. Millî Mücadele Anadolu'dan başlatılacaktı. Bunun için öncelikle birer görevle Anadolu'ya geçilecek, mecbur kalınmadıkça görev terkedilmeyecek, görevi bırakmak gerektiğinde asla İstanbul'a dönülmeyecek, çalışmalar gayrî resmî bir tarzda sürdürülecekti.

Samsun'dan başlayan süreçte, onun tutum ve davranışları izlenecek olursa bütün bu prensiplere bağlı kaldığı görülecektir. Başlangıçta kendisiyle birlikte Millî Mücadeleye atılan arkadaşları arasında, zorunlu olmadıkları halde İstanbul'dan verilen emirlere hemen uyarak görevini bırakanları, bununla kalmayıp İstanbul'a dönenleri, söz konusu prensiplere aykırı davrandıkları için Nutuk'ta ağır bir biçimde eleştirmektedir. Yüce Önder'i diğerlerinden ayrı ve üstün kılan, azmi, iradesi, kararlılığı, milletine sevgisi ve güveni, zafere olan mutlak inancıydı. Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine atandıktan sonra, heyecanla Harbiye Nezareti'nden çıkarken, "kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa"(1) hazırlanıyordu. Oldukça sıkıntılı, zahmetli bir yolculuktan sonra,Samsun'da milletiyle kucaklaştı.
Samsun, mülkî taksimatta doğrudan Dahiliye Nezareti'ne bağlı Canik Sancağı'nın merkez ilçesiydi. Karadeniz kıyısındaki bu şirin kasaba, Birinci Dünya Savaşı'nın yükünü taşıyan yerlerden biriydi. Genel savaş sırasında özellikle Rus istilâsına uğrayan Türk topraklarından göç eden çok sayıda insan buraya gelmiş, kasabanın rengi, havası birden bire değişmiş, yeni gelenlerin barındırılması sıkıntılar yaratmıştı. Bunlar bir yana, Samsun aynı zamanda Pontusçu faaliyetlerin yoğun olduğu bir yerdi. Karadeniz'de dolaşmakta olan İtilâf donanmasından, Yunan savaş gemilerinin varlığından cesaret alan ve Samsun Rum metropoliti Germanos tarafından örgütlenen Pontus çeteleri sokaklarda dolaşıyor, asayişi ihlâl ediyor, köylere baskınlar düzenliyor, evleri, binaları ateşe veriyor ve korumasız Türkleri öldürüyorlardı. 9 Mart 1919'da Samsun'a çıkarılan 200 kişilik İngiliz birliği, Pontus çetelerini büsbütün şımarttı. Mütakerenin bozulacağı endişesiyle güvenlik kuvvetleri ya kullanılamıyor, ya da asayişsizliği önlemede yetersiz kalıyordu.

Bu durumda sırf nefs-i mûdafaa için Türkler de harekete geçince, bu zamana kadar Pontus çetelerinin terör faaliyetlerini seyreden İngilizler, seslerini yükselttiler ve 21 Nisan 1919'da Osmanlı Hükümeti'ne bir nota vererek Orta Karadenizde Türklerin hırıstiyanları katlettiklerini bildirdiler, bunun önüne geçilmediği takdirde bölgenin işgal edileceği tehdidinde bulundular. Esasında olay bunun tam aksineydi. İngilizler gerçekleri tahrif ederek, Pontusçuları korumayı ve karışıklıkların devamını amaçlıyorlar bölgeyi işgal etmek için bahane arıyorlardı. İstanbul Hükümeti hemen bölgeye yetkili birini göndermek için kolları sıvadı. Derinlemesine bir araştırmadan sonra Mustafa Kemal Paşa üzerinde mutabakat sağlandı. Çünkü O, ikinci meşrutiyetin çalkantılı döneminde siyasete bulaşmamış, girdiği bütün savaşlarda zafer kazanmış başarılı bir kumandandı. İşte bu noktada Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'un dolayısıyla bütün Anadolu'nun ve Türk Milletinin kader çizgisi kesişiyordu. O büyük insan, sebatla, inançla, doğru bildiği yoldan ayrılmadan Türk Milletinin geleceğini kurtaran kahraman oldu.
Mustafa Kemal Paşa'ya asayişsizliğe neden olan olayları tayin ve tespit ile bunların ortadan kaldırılmasının yanında daha başka görevler ve görevin gerektirdiği yetkiler de verilmişti. Atatürk, söz konusu yetkilerini değerlendirirken, bunları çok fazla bulduğunu ve İstanbul Hükümeti'nin bilerek, anlayarak bunları kendisine vermediğini belirtmektedir. Aynı günlerde ve daha sonra Anadolu'ya bir kısmı şehzadelerin başkanlığında olmak üzere heyetler gönderildi. Bunlar da önemli yetkilerle donatıldılar. Nasihat Heyetleri, Tahkik Heyetleri,Teftiş Heyetleri adı altında Anadolu'da dolaşan bu kurulların da vatanın kurtuluşu yolunda büyük sonuçlar elde edecekleri bekleniyordu.

Basın, bu beklentilere tercüman oluyor, heyetler hakkında geniş bilgiler veriyor, gittikleri yerlerde karşılanmalarından her türlü faaliyetlerine kadar hemen her konuda kamuoyunu aydınlatıyor, hadiseyle birinci derecede alâkadar oluyordu. Halbuki Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya gönderilmesi İstanbul basınında çok az ve sadece haber niteliğinde yer almaktaydı. Bu da kimden ve ne ölçüde sonuç beklendiğinin bir göstergesi sayılmalıdır.?u halde esas olan görev ve görevin gerektirdiği yetkiler değil, yetkileri yerinde ve zamanında tam bir liyakatla kullanmak, mutlak zafere ulaşabilmektir. Mustafa Kemal Paşa'nın başarı sırlarından biri de budur.
19 Mayıs, sadece Türk millî kurtuluş hareketinin başlangıcı olmakla kalmadı, yeni Türk devletinin çağdaş değerlerle milletler ailesi içerisinde yerini almasını da sağladı. Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı andan itibaren zihnini meşgul eden problem millet iradesinin devlet hayatımıza yansıtılmasını sağlamaktı. Hatta denilebilir ki bunu kurtuluşun önüne koymuş millî mücadelenin vaz geçilemez ilk şartı saymıştı. 19 Mayıs'ı izleyen günlerde yapmış olduğu yazışmalardaki terminolojiye bakılacak olursa, bu açıkça görülür. İzmir söz konusu olduğunda "ordu ve millet bu işgalî tanımayacaktır" derken bunu kastediyordu. Samsun'dan Kâzım Karabekir Paşa'ya çektiği telgrafta "millet ve memlekete medyûn olduğumuz en son vazife-i vicdaniye"den amacı da buydu. Kurtuluş mücadelesi ancak milletle birlikte kazanılabilirdi. Milletle kazanılan mücadeleyi, yine milletle taçlandırmak lâzımdı. Yayın hayatına başlamalarına öncülük ettiği ilk iki gazeteden biri İrade-i Millîye, diğeri Hakimiyet-i Millîye adını taşıyordu. Bu değerler ve kavramlardır ki onu Türk Milletinin kalbinde "milletin kurtarıcısı", "devletin kurucusu" payesine yükseltmiştir.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
19 MAYIS BELGESELİ
  
  
 
 
  
May 17
 

Merhaba anne,
Yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali, "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder."
demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde
soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi, solum neresi
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu.
Şimdi iyi biliyorum anne.
Hani geçen geldiğimde:
Şuram acıyor işte, şuram demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte,
Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de her gün acıyor anne her gün.

Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
Ben de ağladım,
Ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi?
Düştüm, dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.

Bugün ben de saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam; "Ben bilmem ki kızım." dedi.
Bari okula sen götür dedim.
"Kızım, iş..." dedi.
Ben de bana ne dedim, ağladım.
"Kızım, ekmek" dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha, bi de sol yanım yine çok acıdı anne.

Herkesin çorapları bembeyaz,
benimkiler gri gibi.
Zeynep, "Annem, beyazlara renkli çamaşır
katmadan yıkıyormuş" dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uffff, babam, her gün domates
peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye,
börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını
bilmez anne.

Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını,
Çiçeklerini kim koparıyor?
İzin verme anne,
Ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor bi de
bunun için ağlıyorum anne.
Bak, kavanoz yanımda,
toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne?
Her gelişimde aldığım topraklarını
Şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp
başucuma koydum.

Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne
Bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum
anne.
Ha unutmadan,
Öğretmen yarın anneyi anlatan
bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama
bana ne kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi,
nasıl anlatacağım anne.

Senin adın geçince sol yanım
acıyor anne.
Hiç bir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne,
Toprağını öpeyim, sen de rüyama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince
Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim anne, çooook...


Ayla Aydemir

 
May 11
ahmed akwrote:

Ey Allah'ım!
Ey duaları geri çevirmeyen Rahman!
Sana bütün gücümle, bütün kalbimle ve kalbimin tercümanı olan gözyaşlarımla yalvarıyorum.
Seni tanımayan biçarelere de göster kendini. Tattır onlara sevgini.
Bilsinler ne büyük bir aşk olduğunu.
Bilsinler Senin alemlere Rahmet olan Rasülünü.
Bilsinler Senin affediciliğini. Onlar da gelsin Senin mağfiret kapına.
Onlar da istesin Seni bizim istedigimiz gibi.
Rabb'im hayatında hiç Sana ibadet etmemiş, içinde hiç Allah aşkı olmayan,
imana susamış ama susuzluğunun kaynağını bilmeyen bu insanlara hidayet nasip et ne olur!
Ne olur Allah'ım;..
Senin içime koyduğun sevgiyle sevdim ben onları. Senin rızan için arkadaş dedim onlara.
Rabbim ben sadece bu dünya icin sevmiyorum.
Sevdiğim herkesi ahirette de birlikte olayım diye seviyorum.
Sana gelirken onlarla birlikte geleyim diye seviyorum. Yani herkesi seviyorum Sen;den ötürü.
Allah'ım! Ya sarılırsa yakama, ya bana derse o Büyük Günde, Neden anlatmadın bana Rabbini?
Neden anlatmadın bana cennet-cehennemi? Neden Rahmet Peygamberinden söz etmedin?
Neden bu ilahi düğüne beni de davet etmedin?
Sen benim arkadaşım değil miydin?
Hani arkadaslar birbirlerine herşeyi anlatırlardı. Sen bana neden anlatmadın?
Bana neden bugünden haber vermedin? Neden, neden, neden?"
Allah'ım!! Ben ne yaparim bu soruların karşılığında? Ne cevap veririm, nasıl dayanırım?
Omuzlarım kaldırır mı bu yükü?
Öyle bir yük, öyle bir yük ki Sana ve Rasülüne kavuşmanın sevincini yaşatmayacak bana.
Çünkü bir şeyleri eksik bırakmışım ben dünyada. Haketmemişim ben bu sevinci..
Tam Sana kavuştum derken bu arkadaşımın hakkının altından nasıl kalkarım,
nasıl öderim bu vebali?
Rabbim Sen istersen, Sen ol dersen ne olmaz ki!ALLAH'ım onları da aramıza kat.
Onları da Sana yönelt. Onlar da sevsin Seni. Seni sevince zaten bulacak bütün güzelliği,
bütün doğruluğu.
Seni sevince ölümü de sevecek, peygamberleri de sevecek. Herşeyi, herkesi sevecek.
Seni seven neyi sevmemiş ki? Ben acizim, birşey yapamıyorum duadan baska.
Elimden fazlası gelmiyor. Senin sevgini yine ancak Sen koyarsın onların kalbine.
Sen yöneltirsin onları kendine.
Allah'm! Yapabildiğim tek şey şu anda gözyaşlarımla birlikte elimi açıp sana yalvarmak.
Yalvarıyorum hidayet nasip et onlara.
Asıl mutluluğu ver onlara ve onlar gibilere.
Ver onlara Allah'im sevgini!
Yağdır Rahmetini!
Ve beni de bütün müslüman kardeşlerimi de affet Rabb;im
                                  AMİN

May 2
SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM...
May 2

Dualarımız neden kabul olmuyor?



İbrahim b. Edhem, Basra çarşısında gezerken şöyle bir soruya muhatap olur: “Ey Ebâ İshak! Allah, Kur’an’da ‘Bana dua edin, dualarınızı kabul edeyim’ buyuruyor. Biz dua ediyoruz, ama Allah duamıza karşılık vermiyor.” Bunun üzerine İbrahim b. Edhem şöyle der:

“Çünkü on şey kalplerinizi öldürmüş:

1. Allah’ı biliyorsunuz, ama O’nun, sizin üzerinizde olan hakkını eda etmiyorsunuz.

2. Kur’an’ı okuyorsunuz, ama içindeki hakikatlerle amel etmiyorsunuz.

3. Allah Rasûlü’nü sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, ama O’nun sünnetiyle amel etmiyorsunuz.

4. Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyorsunuz, sonra da onu sevindirecek işler yapıyorsunuz.

5. Cennet’e müştâk olduğunuzu, ona olan hasretinizi ifade ediyorsunuz, ama oraya girmek için çalışmıyorsunuz.

6. Cehennem’den korktuğunuzu söylüyorsunuz, lakin ondan kaçınmıyorsunuz.

7. Ölümün hak olduğunu söylüyor; fakat onun için hazırlık yapmıyorsunuz.

8. İnsanların ayıplarıyla uğraşıp kendi ayıplarınızı unutuyorsunuz.

9. Allah’ın nimetlerini yiyor; fakat şükrünü eda etmiyorsunuz.

10. Ölülerinizi defnediyorsunuz, fakat ibret almıyorsunuz.

Bu şartlarda dualarınız nasıl kabûl edilsin ki?..”
May 2
Apr. 29